Soytarı
Yolda yürürken basmayı bıraktım abi!
Yoldaşlık ile yol arkadaşlığı arasında fark vardır, bilirsiniz. İki yol arkadaşı, yolda iddialı konuşuyorlar. Birisi bıçkın, mangalda kül bırakmayanlardan. Öbürü okurdur ve rahatsızdır. Huzursuzdur.
Kadınlara hep atfedilir hafifmeşrep olmak. Burada tek suçlu hafifmeşrepliğin kendisidir diyeceğiz de, iki erkek arkadaş da böyledir. Sorsan sevgiyi aramaktadırlar. Fakat gözleri fıldır fıldır dönmektedir.
Sevgi, bu sevgi denen şey artık şarkıların malzemesi bile değil. Zor bulunan bir şey. Ancak iki yol arkadaşı da ısrarla gerçek sevgiyi kendilerine kısmet olacağı konusunda derin bir tartışmaya dalmışlardır.
Bıçkın delikanlı, uzunca yol yürümüştür. Sevgi için karınca kararınca çalışsa da, hippiler gibi yaşamak da pek uzak değildir ona. Bir kötü huyu vardır, ağzıyla içemez bu arkadaş. Ağzıyla içemediği zaman sevginin ona ne nankörlükler ettiğinden dem vurur. Kararını vermiştir, sevgiden kurtulacaktır.
Kitap kurdu ise yolda yenidir, yine de sevgiye ulaşmak için kafası pek karışıktır. Zaman zaman başka yerlerde arar dermanı. Onun da bir huyu vardır, kendisine saygısı, güveni yeterli değildir. Bundan dolayı sevginin ona kötülük edeceği üzerine - histeriye kapılmış bir halde - düşünceler barındırır. O da kararını vermiştir, daha bu yolu yürümeyecektir.
İki kafadar yolu bırakırlar, otururlar bir hana… Handa Yılancı Osman oturuverir bıçkın delikanlının yanına. Bıçkın delikanlı, kararlıdır. Ne de olsa minik dünyasında yaşamaya bir defa gelmiştir. Bol bol içki içecek, tepik tepenlere küfredecek, lazım olursa da racon kesmeye devam edecektir. Yılancı Osman verir ara gazı “yaşa be!”
Yılancı Osman, en zaafı olduğunda teklifini yapar. Senin gibi bıçkın delikanlılara sevgi ne gerek. Bizde 72 soydan Arap hanımlar var, ben sana birini kul ederim. Cenneti yaşatırım sana.
Bu arada bıçkın delikanlının bir derdi vardır. Güzel günler gelecek de, o zamana kadar ne yapılacak? Hodbinliklerimi kim çekecek? Racon keserken karavana atarsak ardımızı kim dolduracak? Gariban anamız babamız, bacımız… O kadar da düşmedik be diye düşünür.
Kitap kurdunun yanına ise Serdar Ortaç otturuverdi. “Müzik 7 notadan ibaret” diyen ve 7 notalı müziğin şaşmaz komutanı. Serdar hemen tiktoku açtı, orada askerlerinden birine canlı yayın açtırdı. Kitap kurduna teklif hızlıca geldi “sen yetenekli çocuksun, meşhur edeceğiz seni”.
Kitap kurdu bir anda hazır ola geçti, selamını çaktı. Onun da bir derdi vardı. Şimdi Serdar Ortaç ile takılmak illegal, adam kumarbaz. “Tamam temiz yüzlü çocuğuz da almasınlar bizi.” diye geçirdi içinden. Hem anam, babam ne derdi sonra?
Yok yok, sevgisiz olmayacaktı. Yol arkadaşları, yola dönmeye karar verdiler. Soytarılığın alemi yoktu!
Bu arada yol engebeli olmasa da bu yolu yürümenin bir adabı vardı. Adap basitti. Lokantada bile yazan türden, şikayetinizi bize, övgülerinizi hizmet verdiklerimize… Sorun bu değildi. Sorun beklemekti. Hem de çok beklemek. Bir şimendifer makası değiştiren adam gibi beklemek…
Yolun o şaşmaz monotonluğu, yalnızlık gibi çöktü üzerlerine. Bir tren gelse, makası değiştirseler! Ne gelen vardı ne giden. Sadece yol, yol… Biraz daha yol. Ve yol, onların gürültüsünde sağırdı. Böyle düşünüyorlardı bu sessizlikte.
Bıçkın delikanlı, üç beş paraya kavuştu. Sevgi yolunu pek bilmez oldu. Nasıl olsa kafayı çekiyor, tepik tepenlere müritler gibi “hû” çekiyordu. Arada vakti olursa racon da kesiyordu ne de olsa. Ama yetmiyordu, ünlü olmak istiyordu. Kanaat önderi olup yüksek perdeden, kibirle konuşacaktı. Sevgi de neymiş! Karar vermişti, sevgiden kurtulacaktı.
Kitap kurdunun sevgiden elini eteğini çekişi ani oldu. Serdar Ortaç’tan ağzı yanınca, pek o toplara girmez oldu. Ancak bilmenin gereğinin sevgi ateşinde yanmak olması üzerine aldığı kısa bir öneri, onda tiksinti yarattı. Önerileri sevmezdi. Öneriler rahatsız ederdi bunu, esnaf da değildi ama huyu kurusun böyleydi. Sevgiyle derhal bağını kopardı.
İki kafadar yine yol yürümeyi bırakıp, Sath-ı Şimal diye fiyakalı bir mekana giriverdiler.
Ah, bir de ne görsünler! Yılancı Osman orada! İkisini de aldı kolları altına. Yılancı Osman hiç sorgulamadı onları. Bir baba şefkatiyle ikisini oturttu, başladı sohbete. Bıçkın delikanlı raconu basmaya devam ediyordu “Osman abim! Sevgiyle bağımı attım abi, bir bahane ürettim kendime. Duysan altına işersin!”
Yılancı Osman, kirli gülümsemesi ile göz kırptı. “Dökül bakalım” der gibi. Bıçkın delikanlı başladı anlatmaya”
“Yolda yürürken basmayı bıraktım abi! Sorulduğu zaman da ayağım yok dedim. Sevgiden, hürmetten yürümektense uçtuk geldik buralara abi. Artık cenneti arayacağız.”
Yılancı Osman keyiflendi, bir cigara yaktı. Şu müzik kliplerinde gerekli gereksiz yakılan cigara gibi tüttürmeye başladı. “De go gitsin doprağam, hoşgeldin aramıza.”
Kitap kurdu ise göğsünü bağrını açmış, eril hafifmeşrepliğin en derin duygularını yaşıyordu. Zaten niyeti vardı, çok bir söz etmeye gerek olmadığı belliydi. Yok yok! Aklınıza öyle şeyler gelmesin. Kadınlara yeni yazdığı makaleleri gösteriyordu! Kızcağızlar da onaylayıp “vay be” çekiyorlardı. Her onay, kitap kurdunun yüksek kibrini okşuyor ve tatminini sağlıyordu. “Burası güvenli alan, yakışıklı” demeyi de ihmal etmiyorlardı. Sorumluluğun kapı dışarı edildiği yerde, en huzurlu sığınaktaydı böylece.
Gün aydınlandı, mekan boşaldı. Tüfelik olan iki kafadar, artık aydınlanan günde dışarı çıkıp nefes aldılar ve boş yere oksijen tükettiler. Evlerine dönemezlerdi artık. Diğer yol ise bedelliydi. Yılancı Osman, çok büyük adamdı da bu sahte cennetin giriş ücretini peşin almamıştı.. Bedeli ödemek için, ayrı yollardan çalışacaktı iki arkadaş. Sokaklarda, o terk ettikleri yolun birer karikatürü olan sokaklarda soytarılık yaparak başlayacaklardı işe.
Hayırlı tıraşlar…


